18 Mayıs 2014, 16:43 | #1 | |
Çevrimdışı
Kullanıcıların profil bilgileri misafirlere kapatılmıştır.
IF Ticaret Sayısı: (0) | Ağrı - Ahmet Muhip Dranas Ağrı Vardım eteğine, secdeye kapandım; Koşup bir koluna sımsıkı abandım. Karlı başın yüce dedikleyin yüce. Sükun içindeki heybetin gönlümce. Devce yapında ilk rahatlığı duydum. Şifa mı ne ki ruha bu ilk yudum. Hayal arkasında boş çırpınışlarının. Sen uygun bir vakti gelince rüzgârın Sonsuzluğa doğru kalkacak sihirli Bir gemi gibisin göklerde demirli Ve ben rıhtımında bekleyen tek yolcu... Düşüncemizin en haksız, en korkuncu; Açan o ağulu çiçek delilikte, Giren sır mezara cesetle birlikte, Şüphe; o bin çeşit çilenin yemişi. Yılan ağzındaki elma... Ey, ateşi En derin yerinde gizli gizli yanan! Seyrediyor ruhum kar balkonlarından İnsanın göresi olmaz manzarayı Ve aklın o uçsuz bucaksız sarayı Yıkılıyor... Duygu bir kartal hıziyle Fırlıyor engine sevinç avaziyle. Bulutlar ne güzel bulutlardır onlar, Hep böyle başımın üstünde dursunlar Menekşe rengi, kan rengi, toprak rengi. Asılı kalsın hep bu yağmur hevengi. Dünyayı saran bu gece ne gecedir, Yıldızlardan yağan ışıklar ne incedir! Yansın o yıldızlar bitinceye kadar En derin uykular, en tatlı uykular. Ey, gökperdelerde şahlanan tanrısal! Eteklerindeyiz işte. Ve bir masal İçinden gelmişiz sana, atlı yaya, Attığımız okta kısmeti bulmaya. Yitik, perişandır elbet bencileyin Pişmanlığa ırgat olup geceleyin Günle bahtın çağrısına koşan kişi. Ah, iç sıkıntısı; sen ettin bu işi. Zevk, o yosma kadın eski bir bahçede Ayaküstü günah işlenen gecede Bir susuzluk kadehi sunmuştu bana; Yüzümü maskesiz gösteren ilk ayna. Yel alsın götürsün bütün o geçmişi, Büyülü kadehin zehrinden içmişi Serin yalanında kandırmaz her pınar. Dindirir miydi ki en tatlı rüzgârlar Bende gizli gizli başlamış ağrıyı: Bu, rüzgâr ve gemi uğramaz bir kıyı Ya da bir teknede açılmış bir delik; Hangi pencereye koşarsam ahretlik Bir gökyüzü, siyah, güneşten habersiz, Her adım attığım yeri basan bir sis. Hangi yana baksam onu görüyorum: İnancın kaydığı bir dipsiz uçurum; Günah kapılarının aralandığı, Tanrıların bile avaralandığı Şaşkın, çaresiz bir insan kaderince. Güneş! güneş! güneş! ey, ölümsüz ece! Sana tapınanlar kardeşimdir benim; Güneş! güneş! ben sana doğru gelenim, Kucakla beni, tanrıça sev, sar beni, Ey yırtıcı, en aç hayvanların ini İçimin göz görmez mağaralarına gir; Senin girmediğin yerde haset, kibir Dert, kin, yalan, ölüm, korku ve işkence, Çakal seslerinden örülmüş bir gece, Teneşir başında oynaşan çirkinler Engerek düğümü doğuran gelinler Zina şöleninde beynin nöbet nöbet Cehennem halatı çeken bir iskelet Ve yaprak indiren ağaçlar baharda... Senin bağışından yoksun kucaklarda Çocuklar kertenkeleyle bir biçimde. Ağrı'ya eş bir dağ olsaydı içimde İlkin şu gönlüme doğardın her sabah, Bana her yer geceyken sarardın, gümrah Sarı saçlarınla benim varlığımı, Kendimde taşırdım kendi toprağımı... Ağrı'ya eş yüce bir dağ yok içimde Ne kadar cüceyim dert ve sevincimde! Kaplamış gözümün gördüğü her ufku Umutsuz, zifiri bir gece, bir korku. Ah, yazık ki bütün insanlık güneşsiz. Ey ateş, nasıl da seni yitirmişiz! Bu yalnız inilti esen manzaradan Bir çaresiz ay'dır sallanan aradan; Işık tuttuğu her şey bir taze yara. Onmaz bu gece. Bırak karanlıklara! Can yiğitliğini yitirmiş, kalb aşkı İlenişlerinden insanın bir şarkı Tutmuş dört yanı, bir çirkin ağıt, eski... Ah güç de değildi bahtiyarlık belki; Üstümüzde deniz gibi bir gökyüzü Bir şemsiye gibi açtı mı gündüzü Altında her kalbe esenlik payı var; Bizimdir, yelken açmış giden bulutlar, Vurup alnımıza serin gölgesini. Bizimdir bu korku, bu renk dolu sini Üstünde seslerle ışıklar kamaşan; Bizimdir bu zafer, bu beste ve bu şan. Şu aydın, ferah ve rahat gök altında Her kazazedenin müjdesi bir ada, Her gülüşe ayna bir gölek kenarı; Koparırken elin taze meyvaları Öyle kolaydı ki şaşıyorum demek; Soframıza konmuş bu doyulmaz yemek Niçin bir zehirli kaşıkla yenmede? Ağrı! başına boz bulutlar inmede. Ne ki bu cendere, ne ki bu sonsuzluk... Bu köpüren sular ve geçmez susuzluk Kim şu vurulmuş yatan, ova boyunca, Bir kan çeşmesine açık durup avcu? Çile pazarında cana pey sürümü Çözmek mi istemiş o çetin düğümü? Korkunç bir ezgide çatlayan bu kamış Yitirdiğimiz bir cennet mi aramış, Ölümsüz barışa gülen şafakları, Lezzet ve esenlik tüten ocakları, Ömre öpüş tadıyle uyandığımız, Tanrısal bir çıra gibi yandığımız?.. - Dağ! senin yandığın gibi bir vakitler- Vuran bir toz parçası değilse eğer Küçük gövdesine budur giden ölüm, Onun yüzünü bizden çeviren ölüm... Sen ey, oyununu en güzel oynayan! Hangi kıvılcımla fışkırttın ruhundan Birgün söndürdüğümüz kutsal ateşi? Sen ey! ölümden çok hayatın kardeşi Dirilttin nasıl bir mucizeyle tekrar Her şeyi, dostluktan düşmanlığa kadar Ve geri getirdin o sürgünlerini? Nerde buldun tekrar eski günlerini Zamanlar içinde yitmiş kardeşlerin Ve en güzelini sönmüş, ateşlerin, Kalbimin o kadar sevdiği o gülü, Ölüm ötesinin mutlu tahayyülü Evrensel cümbüşü, yaşama şevkini, Bizden gidenlerin birgün en yakını Ümidi ve şafak kanatlı neşeyi, O aşkı, o tadı, o gülümsemeyi?.. Ey boş gecelerin dadı ayışığı! Salla, salla hüzün uyuyan beşiği Söğütlerin nazlı dalları içinden Bir sabahı özleyen şu taze kadın Yatsın başyastığına anılarının; Bir makina sesiyle işleyen kalbi Alıp gezdirirsin onu bir gemi gibi Düşlerinin durgun, mavi denizinde. Beni de hep kendi kendimin izinde Fenerinle yolumu aydınlatarak Barış çeşmesini aramaya bırak, Budur yaşadığın sürece görevin; Gecelerin birinde, solgun alevin Güne yenilmeğe başladığı zaman Üstüne başımın düştüğü kitaptan Eser Mevlana'nın üflediği rüzgâr... İşte, gam türküsü söyleyen kamışlar Rüzgârından gördüğüm ova boyunca. Bu bir düştür belki, insan uyanınca, Gözlerinde kalır serabı bir ömür, Her şey bu ışıltı ardından görünür O insana; sevmek, yaşamak ve ölüm. Seni uykuya çekip götüren elim Kadınım, ayışığı içinden şu anda Aldanış diye ne varsa bir insanda O daldan tutuyor... Böyledir bu. Kader. Kavuşur sabaha en uzun geceler Ve serin durur her avunuş testisi. Rüzgârlar başladı. Sonsuzluk gemisi Önünde köpürüp şahlanmada engin; Yolcusu olduğu nihayetsizliğin Bir ucu Allah'ta ve sende bir ucu Başlıyor serüvenlerin en korkuncu: Gökyüzüne doğru yürüyen yeryüzü, Barıştıran sınır geceyle gündüzü; Ey sonsuza doğru ilkuçtan gelen Dağ! Göğü perde perde delip yükselen Dağ! | |
|
Etiketler |
ağrı, ahmet, dranas, muhip |
Konuyu Toplam 1 Üye okuyor. (0 Kayıtlı üye ve 1 Misafir) | |
| |
Benzer Konular | ||||
Konu | Konuyu Başlatan | Forum | Cevaplar | Son Mesaj |
Fahriye Abla.. Şiir - Ahmet Muhip Dranas | Sevda | Şiir, Hikaye ve Güzel Sözler | 1 | 07 Şubat 2020 16:52 |
Adamlar - Ahmet Muhip Dranas | Elysian | Şairler ve Şiirleri | 0 | 18 Mayıs 2014 16:42 |
Ahmet Muhip Dranas | Damla | Şairler / Yazarlar | 1 | 30 Eylül 2011 16:56 |
Bahar Şarkısı...(Ahmet Muhip Dranas) | Sevda | Şiir, Hikaye ve Güzel Sözler | 0 | 10 Aralık 2010 08:14 |
Selam. . .(Ahmet Muhip Dranas) | Sevda | Şiir, Hikaye ve Güzel Sözler | 0 | 10 Aralık 2010 03:30 |